Genel Başkanımız Prof. Dr. Ümit Özdağ, Türk Milleti Basın Toplantısında Türkiye gündemini değerlendirdi.

 “Ülkemizin gündemi çok yoğun ve ele almamız gereken çok önemli konular var. Bu çok önemli konuların her birine gereken zamanı ayırsak basın toplantısının iki buçuk saat sürmesi gerekiyor. Onun için bazılarına kısa kısa değineceğim. Biliyorsunuz, Esenyurt'ta bir kayyum vardı ve o kayyum yardımcısının evinden 450 bin dolar çıkınca İstanbul'da vali yardımcılığına atanmış. Ya bu nasıl bir devlet yönetimi? Bu nasıl bir liyakat anlayışı? Bunu anlamak mümkün değil. Yani liyakatsizliğe, tarikatlara, cemaatlere teslim edilen Türk devlet bürokrasisini Zafer Partisi iktidarında Türk milletine geri vereceğiz, söz veriyoruz. Ve kayyum vali yardımcılığına atanırken Murat Ağırel, yapmadığı, yazmadığı bir haberden dolayı tutuklandı. Şimdiye kadar yazılan haberlerden dolayı tutuklamalara alışmıştık ama düşman ceza hukuku artık yazılmayan haberlerden dolayı da tutuklamalar yapıyor. Doğrusu sevgili Murat'ın durumunu biraz kendi duruma benzettim. Ben de çıkarmadığım olaydan tutuklanmıştım. Olsun, adamı bulunca suçu buluyorlar. Sevgili Murat inşallah en kısa zamanda özgürlüğüne kavuşur ve kızına, ailesine kavuşma imkânına ulaşır.

“Foncular dışarıda dolaşmaya devam ederken gazeteciler tutuklanıyor” 

Öte yandan Halk TV de kapatıldı. Tabii Halk TV doğrusu bizi bir defa davet etmedi, çok yer vermedi. Kapatıldıktan sonra Halk TV yetkilileri açıklama yapmışlar. 'Bazen Kürt olduk, bazen LGBT olduk' diye. Doğrusu ben de keşke zaman zaman Atatürkçü de olsaydınız, dedim içimden. Tabii orada da çok değerli Atatürkçü gazetecilerin olduğunu biliyorum ama yayınlara yansımadı. Ama Halk TV'nin bizi çıkarmaması demokratik hakkıdır. Herkes çıkarmak zorunda değil. Ve istediği gibi yayın yapar, yasalara aykırı olmamak kaydıyla. Sahibiyle ilgili bir soruşturma varsa bu meşrudur, soruşturulur. Ama bu, yayının kapatılmasını gerektirmez. Fakat sosyal medya hesaplarını ortada suç olmadan engellemelerle durduran, Türkiye içerisinden erişim engeli getiren bir yasakçı anlayışın Halk TV'yi de kapatması çok anlaşılmayacak bir şey değil. Foncular dışarıda dolaşmaya devam ederken gazeteciler de tutuklanmaya devam ediyorlar. Biz Zafer Partisi olarak düşman ceza hukuku uygulamalarına, kurulduğumuz günden beri değişik aşamalarıyla muhatap olmuş bir parti olarak, bu saldırılardan yılmadık, yılmayacağız ve aynı kararlılıkla Atatürk Cumhuriyeti'ni korumaya devam edeceğiz.

“Terörle mücadeleye 'analar ağlamasın' gerekçesiyle karşı çıkıp, Türk askerini Suudi Arabistan'ın savunması için yollayamazsınız”

Değerli basın mensupları, sevgili Zafer Partililer, geçen hafta biliyorsunuz Mekke Anlaşması ile ilgili kapsamlı bir değerlendirme yapmıştım burada. Ve Mekke Anlaşması, daha Türkiye'nin gündemine gerçek anlamda gelmeden yapılan en kapsamlı değerlendirmeydi. Biz devlet aklını temsil eden parti olarak bu konuda hükümete, iktidara stratejik uyarılarda bulunmuştuk. Mehmetçiğin kanının Suudilerin servetini korumak için dökülemeyeceğinin altını çizmiştik. Teröre karşı vatan savunması, terörle mücadeleye 'analar ağlamasın' gerekçesiyle karşı çıkıp sonra Türk askerini Suudi Arabistan'ın savunması için yollayamazsınız. Bir tek askerin orada burnu kanasa bunun hesabını veremezsiniz. Ve şimdi 7 Ağustos'ta imzalanan bu anlaşma 20 Ekim Salı günü Meclis'e sunuldu. 16 maddeden oluşuyor. Biz de zaten daha bütün içeriğini yeni öğrendik ve bu 16 maddeden oluşan ittifak anlaşmasını incelediğimizde NATO üyesi olan Türkiye'ye hiçbir ilave savunma ve güvenlik getirmediğini, aksine Türk milleti üzerinde stratejik yük oluşturduğunu görüyoruz. Diğer yanda, sıcak çatışma veya savaş hâlindeki bir ülkeyle böyle bir askeri anlaşma yapmanın, devam eden çatışmada Türkiye'yi taraf haline getireceğini, uluslararası anlaşmalarda bu konuya çok dikkat edildiğini ve ilke olarak savaşan bir ülkeyle askeri ittifak kurulmadığını ifade etmiştik. Bakın, NATO Ukrayna'yı içine almak istiyor, üye yapmak istiyor. Ama Rusya ile Ukrayna arasında savaş devam ettiği sürece bunu yapmıyor, yapamıyor. Neden? Çünkü savaşın parçası haline gelecek. Şimdi Türkiye de bu anlaşmayı imzaladığı andan itibaren savaşın parçası haline gelecek ve değişik provokasyonlara açık hale gelecek.

Ülkemizi, Husilerin elindeki ileri teknoloji ürünü olan silahların hedefi haline gelme riski var ortada. Bizim Husilerle alıp veremediğimiz ne? Hiçbir alıp veremediğimiz yok. Milli güvenliğimiz için bir tehdit değil. Öte yandan Pakistan, Hindistan. Evet, Pakistan bizim dostumuz ama eğer bir Pakistan-Hindistan savaşı çıkarsa otomatik olarak Türkiye, Pakistan'ın yanında Hindistan'la savaşmak durumunda mı olmalı? Kardeş Pakistan’a yardım ederiz. Askeri destek sağlarız. Bunlar başka meseleler. Ama bunu otomatik bir anlaşmaya bağlamak doğru değil. Ve AKP iktidarının Suudi Arabistan'a asker yollama ihtimali bu anlaşma çerçevesinde toplumun geniş kesimlerini huzursuz etmiş durumda. AK Parti tabanı da Milliyetçi Hareket Partisi tabanı da bu anlaşmadan hiç hoşlanmıyor. Dilipak gibi iktidar çevrelerinin önemli entelektüelleri bu anlaşmanın bir Amerikan-İsrail anlaşması olduğunu ve Türkiye'nin bu anlaşmanın içerisinde olmaması gerektiğini ifade ediyorlar.

“Ya gerçekten Filistin'in ve Gazze'nin yanında olursunuz ya da Suudi hanedanının yanında olursunuz”

110 sene sonra bu sefer devlet sınırlarını korumak için değil ama Suud hanedanı için oraya Türk askerinin yollanmasına şiddetle karşıyız. Ve bu sürecin Türkiye'yi İsrail'in müttefiki olarak İran'la savaşa sürükleme ihtimalinin ne kadar yüksek olduğunun da farkındayız. Hem Filistin ve Gazze diyeceksiniz, toplantılar, mitingler yapacaksınız. Hem de sonra Suud, ABD, İsrail iş birliğine taraf olacaksınız. Bu büyük bir samimiyetsizliktir. Bakın, geçen hafta Filistin'de Suudi Arabistan'ı, ABD'yi ve İsrail'i hedef alan ve kınayan protesto gösterileri yapıldı. Biraz bunun üzerinde düşünün. Desteklediğinizi söylediğiniz Filistin, sizin ittifak kurmak istediğiniz Suudi Arabistan'ın ABD ve İsrail yanında konumlandığını düşünüyor. Ya gerçekten Filistin'in ve Gazze'nin yanında olursunuz ya da Suudi hanedanının yanında olursunuz. Kimin yanında, kimin karşısında olduğunuzu net belirleme zamanınız gelmiştir. Bu bir İsrail projesidir. Bu, Orta Doğu'da Sünni-Şii eksen çatışması projesidir. Türkiye bu İsrail kaynaklı mezhep çatışmasının parçası olamaz. Bu anlamda Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki hangi partiden olursa olsun milletvekillerinin tarihi bir sorumlulukla karşı karşıya olduklarını tekrar ifade etmek istiyoruz. Değerli milletvekilleri, bu anlaşmaya evet oyu vermeyin. Bu anlaşmaya hayır oyu vermek, ailenize bırakacağınız kıymetli bir miras olacaktır, manevi miras olacaktır. Hani diyorsunuz ya, bu ittifak caydırıcı bir ittifak, kimseye karşı değil. Caydırıcılık birine karşı olur. Eğer bu ittifak kimseye karşı değilse, hadi İran'ı da alın da bu ittifaka görelim, samimiyetinizi anlayalım. 

Değerli basın mensupları, sevgili Zafer Partililer, Avrupa genelinde Fransa'dan Arnavutluk'a kadar uzanan bir dizi olay gerçekleşiyor. Gençler sokakta polisle çatışıyorlar ve büyük olaylar zaman zaman basınımızda da yer alıyor. Bu arada Arnavutluk'ta çıkan olayların, İsrail'in Arnavutluk'ta yapmış olduğu büyük yatırımlara karşı olduğu ifade ediliyor. Arnavutluk'un bir İsrail peyki haline gelmesine, Amerikan peyki haline gelmesine karşı çıkan Arnavutların itirazları olduğu ifade ediliyor. Ama Türkiye'den de olayların bastırılması için polisiye araçlar yollanıyormuş. Eğer bu doğruysa çok şaşırtıcı olur ve doğrusu kabul edilemez olur. Bu konuda Dışişleri Bakanlığının vakit bulursa bir açıklama yapmasının zamanı gelmiş geçiyor.

“Protestolar yapılan Avrupa ülkelerinde enflasyon yüzde 4, protesto yapılmayan Türkiye’de yüzde 30”

Tabii, protestocuların hayat pahalılığından şikayetçi olduklarını, geçim sıkıntısını dile getirdiklerini, eğitim sistemiyle ilgili protestolarda bulunduklarını görüyoruz. Şimdi bu olayların en fazla yoğun olduğu Fransa'da yıllık enflasyon yüzde 3,5. Protestoların olduğu Belçika, İtalya, Yunanistan, İrlanda, Almanya ve Avusturya'da ortalama enflasyon yüzde 4. Türkiye'de 57 ay sonra resmi rakamlarla hamdolsun yüzde 30’un altına inmiş diyorlar. Arkadaşlar, 3,5, 4 ve yüzde 30. Yani hayat pahalılığı gösterileri yapılan Avrupa ülkelerinde enflasyon yüzde 4, bizde 57 ay sonra yüzde 30’un altına, Eylül'de 29'a baz etkisi üzerinden indi ve Türkiye'de hiçbir gösteri yok. Bu da Türk halkının ekonomik krize direncinin ne kadar yüksek olduğunu gösteriyor. Evet, bakın Avrupa ülkelerinde gıda ve içecek grubunda yıllık enflasyon, tahmin edin ne kadar? 1,4. Enerji ve akaryakıtta ne kadar? Yüzde 18. Çok şükür bizde bu konularda ciddi bir sıkıntı yok. Arkadaşlar, TÜİK verilerine göre Türkiye'de gıda ve içecek enflasyonu yüzde 27, enerji grubunda ise enflasyon yüzde 40. Yani aradaki farka bakın. Avrupa'da bu rakamların çok daha azı milleti sokağa döküyor. Bu gösterilerin patlak verdiği Fransa'da net asgari ücret 1478 euro. Yunanistan hariç diğer ülkelerin asgari ücret değerleri Fransa'dan da yüksek. Belçika'da mesela 2109 euro, Almanya'da 1716 euro, İrlanda'da 2111 euro. Türkiye'de ise euro üzerinden asgari ücret 505 euro. Durum bu kadar açık.

Özetle, Avrupa'da protesto olaylarının konut, kira sorunu, eğitim, okul problemleri ve özellikle enerji fiyatlarındaki artışlar ve hayat pahalılığı dolayısıyla başladığı, ama göçmenler arasında da katılımın çok yüksek ve olayları tırmandırıcı olduğu görülmektedir. Oysa AKP iktidarındaki Türkiye'de konut ve kira ücretleri daha yüksek. Eğitim verimliliği daha düşük. Okullarda, lavabolarda sıvı sabun bile yok. İnanılır gibi değil. Asgari ücret Avrupa'dakinin yarısından daha az, açlık sınırının altında ve enflasyon çok daha yüksek. Ve Türk halkı sabırla öfkesini sandığa taşımak için bekliyor. Ve biz de Zafer Partisi olarak Türk halkına seçimlere kadar öfkesini içinde tutmasını ve seçim günü bütün bu yapılanların hesabını sandıkta bu iktidardan sormasını istiyoruz. 

Değerli arkadaşlar, öte yandan hepimiz fon soygununun ekonomiyi nasıl ağır bir tahribata sürüklediğini görüyoruz. Bakın, BIST 100 endeksi aradan geçen beş hafta içinde değerinin beşte birini kaybetmiş. Borsanın toplam değeri 134 milyar dolar azalmış. Bu fon krizi başladığından bu yana. Yani sadece 450 bin kişi mağdur olmadı. Bütün Türkiye mağdur oluyor. Yani borsada işlem gören Türkiye'deki şirketlerin değeri 134 milyar dolar düşmüş. Bununla Çanakkale Köprüsü'nden ve bağlantılı otoyollarından 47 tane yapmak mümkündü. Yani 20 milyar dolar değil kayıp. Türk ekonomisine vermiş olduğu zararın derinliği olağanüstü yüksek. Ve Morgan Stanley Capital International adlı kuruluş Türkiye'deki büyük ve orta ölçekli tesislerin verimliliğiyle ilgili rapor hazırlıyor. 15 Ekim'de bir bildiri yayınladı ve dedi ki, Türkiye'yi gelişmekte olan piyasa statüsünden çıkartabiliriz. Bu, Türkiye'yi Endonezya'nın olduğu lige iter. Hukuk olmadan, şeffaflık olmadan, denetim olmadan, bu soruşturmanın suçluları ortaya çıkartacağı belli olmadan ne yazık ki Türkiye'nin gideceği nokta bu nokta olabilir. SPK başkanının istifası, Maliye Bakan Yardımcısının emekliye ayrılması bunlar yeterli değildir. Cumhurbaşkanı yardımcısının da bu konuda manipülasyonların üzerini açıklama yaparak örttüğü için büyük sorumluluğu olduğu ortaya çıkmıştır. Şimdi merak ediyoruz. Erdoğan, yardımcısının bu sorumluluğu karşısında ne yapacaktır? Çok net söylüyor bu manipülasyon iddiaları doğru değil diye. Bir sene önce, Maliye Bakanı'ndan sonra. Ne olacak şimdi? Bunun bedelini kim ödeyecek? Bir siyasi sorumluluğu olmayacak mı? Siz yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklarla mücadele için geleceksiniz ve gelmiş olduğunuz nokta yoksulluğu arttırmak, yolsuzluğu arttırmak ve yasakları arttırmak olmuş. Bu yapmış olduğunuz düzenlemelerin bedelini Türk milleti sandıkta muhakkak soracak.

Değerli basın mensupları, değerli Zafer Partililer, çok önemli bir sorun ve Türkiye'nin ne kadar kötü yönetildiğinin bir başka somut örneği, otomotiv sanayimizin Avrupa Birliği karşısında bırakılmış olduğu korumasız durumudur. Otomotiv sanayi Türkiye'de çok önemli bir istihdam alanı, önemli bir teknolojik üretim merkezi ve Türkiye'nin lokomotif sektörlerinden birisidir. Bu alanda yatırım yapan sanayicilere, büyük ve orta ölçekli ve küçük sanayicilere Türkiye şükran borçludur. Türkiye'nin kalkınması için büyük bir çaba sarf etmişlerdir ve sarf etmektedirler. Ama Avrupa Birliği, piyasalarını Çin piyasalarına karşı korumak için bir tedbirler paketi geliştirmiş ve bu paket şimdi Türkiye'yi de ve Türkiye'de otomotiv sanayisini de çok olumsuz etkiliyor. 4 Mart 2026'da AB Sanayi Hızlandırma Yasa Tasarısı teklifini hazırladılar ve Türkiye'den de bazı önlemler almasını istediler. Ama Ticaret Bakanlığı, üzerine düşen görevi bir buçuk sene geçmesine rağmen yerine getirmedi. Ve şimdi Avrupa Birliği, Türk otomotiv sanayisine ağır darbeler vuran kararlar alıyor. Yapılan toplantıları biliyoruz. Bu toplantılara Zafer Partisi temsilcisi arkadaşlarımız katılıyorlar. Partiyi temsilen değil ama bizim temsilcilerimiz. Ve bu toplantılarda sektör temsilcileri, iktidarın bu vurdumduymazlığını, Ticaret Bakanlığının bu başına buyruk, savruk ve hiçbir stratejik hedefi olmayan politikalarını ağır şekilde eleştiriyorlar. Ve bu eleştirilerinde de haklılar. Ya Türkiye'de yatırım yapan yabancı firmalar, Avrupa firmaları, Türkiye'deki otomotiv sanayisini Avrupa Birliği'nde Türk Ticaret Bakanlığından daha güçlü şekilde savunuyorlarmış. 'Yapmayın bunu Türkiye'ye' diye. Ticaret Bakanlığının hızla otomotiv sanayisindeki bu ağır sorunlarla ilgili önlemler alması ve Türk sanayicisini karşı karşıya olduğu ağır baskıdan Avrupa Birliği piyasalarında kurtarması gerekiyor. 

“Cumhurbaşkanı'nın tekrar adaylığı üzerinden yeni bir milletin Anayasa’ya yazılması konusunda bir pazarlık yapıyorlar”

Ve değerli Zafer Partililer, değerli basın mensupları, Terörsüz Türkiye süreci adını verdikleri süreç, teslim olmuş bir Türkiye süreci şeklinde devam ediyor. PKK terör örgütü silah bırakmayacağını tekrar tekrar ifade ediyor. Siyasi taleplerini daha küstah bir şekilde ifade ediyor. Bese Hozat denilen terörist, daha geçen hafta, 'Silahlar Türkiye'ye niye gitsin? Kürtlerin yaşadığı diğer parçalarda halk öz savunması için kullanılır.' diye küstahça ifadede bulundu. Diğer bir PKK elebaşısı Duran Kalkan, süreç ilerlemezse on tane daha PKK çıkar diye tehditlerde bulundu. Keza hapishanelerde birisi, 'Bir PKK'lı ölürse bunu savaş durumu olarak kabul eder, ona göre davranırız.' diye Türkiye'yi tehdit etti. Diğer yandan DEM Diyarbakır Milletvekili Cengiz Çandar, Cumhurbaşkanı Erdoğan DEM'in desteğine ihtiyaç duyarsa Kürtlere eşit vatandaşlık, ana dilde eğitim ve 66. maddeyi değiştirmeyi düşünmelidir diyerek milli ve üniter devletin yıkılması konusunda DEM-PKK-Öcalan çizgisinin tavrını ortaya koydu. Açıkçası Cumhurbaşkanı'nın tekrar adaylığı üzerinden Anayasa’nın 66. ve 42. maddelerinin değiştirilerek Türkiye'de yeni bir milletin Anayasa’ya yazılması konusunda bir pazarlığı gündeme getiriyorlar. Bebek katilidir, terörist Öcalan. Narko terör örgütü üyesidir ama silahlı mücadelenin bitmesi tek başına barış demek değildir diyor. Ve artık bu adam tutuklu da değil. Bakın, ilginç değil mi? Tutuklu olsa nerede olur? Hapishanede olur. Hapishanede mi? Değil. Nerede? İmralı'da kendisine tahsis edilmiş villada. Ne yapıyor orada? Komisyon üyesi olarak devlet güvenlik görevlileriyle, bürokratlarla toplantılar yapıyor. Şimdi ortada yasa var, Anayasa var. Buna göre bir mahkum bunları yapabilir mi? Yapamaz. Yapıyorsa ne değildir? Mahkum değildir. Yani Öcalan serbest bırakılacak mı, bırakılmayacak mı? Geçin arkadaşlar. Öcalan serbest bırakılmıştır zaten. Bu terörsüz Türkiye değildir. Bu, teröre teslim olmuş Türkiye'dir. Bakın, Cumhurbaşkanı'nın baş hukuk danışmanı Mehmet Uçum diyor ki Öcalan, vakti gelince açık görüşme çeşitliliğiyle düzenlenecek. Yani istediği herkesle de görüşecek. Adama ada tahsis ettiler ya. Gelmiş olduğumuz durum budur. Terörle müzakere edilmez, terörle mücadele edilir ve terör yok edilir. Türkiye'nin başka bir çaresi yoktur.

“Bahçeli ile Öcalan kol kola girerken Türk milliyetçileri bireysel veya partizan egolarla hesap yaparlarsa suçlu duruma düşerler”

Ve değerli Zafer Partililer, değerli basın mensupları, son günlerdeki önemli bir gündem konusu da Türk milliyetçisi siyasetin değişik noktalardaki partilerinin önümüzdeki seçimlerde iş birliği yapması hususu. Zafer Partisi olarak bu konudaki görüşümüzü bir kez daha bütün milletimizle paylaşmak istiyorum. Anadolu'da yok edilmek istenen Türk milleti, İstiklal Harbimizin neticesinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde milli, üniter ve laik Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuştur. Bugün bu cumhuriyet, çerçeve yasa denilen süreç ile PKK ile müzakereler ekseninde Atatürk'ün kurduğu cumhuriyetten çok uluslu, özerk bölgeli bir devlete dönüştürülerek yıkılmak istenmektedir. Bu durumu durdurabilecek tek güç, Atatürk'ten taviz vermeyen Türk milliyetçiliğidir. Bahçeli ile Öcalan kol kola girerken Erdoğan, AK Parti, MHP, DEM birlikte yol yürüyeceğiz derken Türk milliyetçileri bireysel veya partizan egolarla hesap yaparlarsa tarih ve millet önünde suçlu duruma düşerler. Eğer samimi isek vatan ve millet sevgimizde gün küçük hesapların günü değildir. Gün iş birliğinin, cumhuriyet için iş birliğinin, gün dayanışmanın, İstiklal Harbi'nin değerlerini yaşatmak için dayanışmanın, ortak akıl ile tahrip edilmeye çalışılan cumhuriyeti yeniden inşa edecek gücü oluşturmanın günüdür. Zafer Partisi bu iş birliğini TBMM'de temsil edilmek için değil, Türkiye'yi yönetecek iktidar kadrosunu oluşturmak için istemektedir. Ve biz Zafer Partisi olarak Türkiye'nin geleceğinden haklı olarak endişe duyan bütün seçmenlere söz veriyoruz. Üstten bakmayacağız, muhataplarımızı küçümsemeyeceğiz, rencide etmeyeceğiz. Eski defterleri açmayacağız. Zafer Partisi, Atatürk Türkiye'sinin savunulması ve yeniden inşasını sağlayacak bir seçim ittifakının oluşması için üzerine düşen milli sorumluluğu hakkıyla yerine getirecektir. Bu konu artık bizim için seçim sath-ı maili oluşana kadar kapanmıştır. İlkemiz budur. Bütün kadrolarımızla yaklaşımımızın temelinde bu vardır. Kimsenin bizim adımıza televizyonlarda 'Şöyle dedi, böyle dedi, böyle anlaşıldı.' demesine gerek yoktur. Söylediklerimiz her zaman olduğu gibi açık, seçik, köşeli ve nettir.

Değerli basın mensupları, sevgili Zafer Partililer, Türk-Azerbaycan ilişkilerinde son dönemde yaşanan provokasyonlar hakkında Türk ve sevgili Azerbaycan kamuoyunu bilgilendirmek ve uyarmak için değişik girişimlerim oldu ve buradan sizlere seslendim. Ne yazık ki bu provokasyonlar sona ermedi. İki ülkenin yönetimi de bu sorunu çözme konusunda henüz sonuç almış girişimlerde bulunmadılar. Dün Erdoğan ile İlham Aliyev arasında bir telefon görüşmesi yapıldığını ve Erdoğan'ın aradığını duyduk. Doğrusu, bunu çok doğru bir girişim olarak değerlendiriyoruz. İki cumhurbaşkanının bu sislendirilmeye ve bozulmaya çalışılan ilişkileri düzeltmek için doğrudan girişimde bulunması değerlidir. Ancak bir kez daha bu konudaki görüşlerimizi kamuoyuyla paylaşmak istiyoruz. Öncelikle Türk kamuoyuna da şu görüşlerimizi Zafer Partisi olarak sunmayı arzu ediyorum:

Azerbaycan, tıpkı Türkiye gibi egemen ve bağımsız bir devlettir. Bu sözün anlamını siyasi kavramlarla anlatmakta zorlananlar için bir kez de günlük dilde anlatırsak şudur: Bir evde doğup büyüyen iki kardeş düşünün. Daha sonra iki kardeş evleniyorlar, kendi evlerini kuruyorlar. Sürekli görüşüyorlar. İyi günde, kötü günde birlikte oluyorlar. Bayramlarını birlikte kutluyorlar. Birisi sıkıntıya düştüğü zaman öbürü yardımcı oluyor. Varlıkları birbirlerine abi kardeş olarak veya iki kardeş olarak güç veriyor. Herhangi bir şey olursa birbirlerine sıkışıyorlar. Şimdi buraya kadar normal. Ama kardeşlerden birisi diğerine eşine ve çocuklarına nasıl davranacağını söylemeye başlayıp o evi nasıl yöneteceğini söylemeye başlarsa sorun çıkar. Diğer kardeş önce bunu dinler. Sonra bu karışmalar fazlalaşınca, 'Bir dakika, bu evi bırak. Kendi evimi kendim yöneteyim.' der. Eğer karışmaya devam ederse kardeşler arasında tartışma çıkar. Değil mi arkadaşlar? Günlük yaşamda böyle olur. 

“Eğer Azerbaycan'a bir borcumuz vardı ise İstiklal Harbi'nde aldığımız borcu Dağlık Karabağ'da denkleştirdik”

Şimdi Türkiye'de çıkıp bazıları siyasi hesaplarla 'Karabağ'ı biz fethettik, biz olmasak Azerbaycan Karabağ'ı alamazdı.' gibi içi dolu olmayan lafları sürekli tekrarlarsa bu tabii Bakü'de tepki uyandırır ve uyandırıyor. Öncelikle Karabağ fethedilmedi. Ermeni işgalinden kurtarıldı. Tabii bir kardeş olarak Karabağ'da emperyalist Ermeni işgaline karşı Azerbaycan'a elbette yardım ettik. Etmek kardeşlik borcumuz. Başka ne yapabilirdik, Ermenilerin tarafında mı yer alacaktık? Ya da Uganda'ya davrandığımız gibi mi davranmalıydık? Mümkün değil. Doğrusunu yaptı Türkiye ve insan kardeşine yardım eder. Ama şunu da unutmayalım. Bizim zor günlerimizde Azerbaycan, halkının boğazından kestiği 500 kilogram altını bize yardım olarak yolladı. Atatürk savaş sonrasında bu borcu ödemek istediğinde Azerbaycan hükümet başkanı Neriman Nerimanov, 'Borcunuz yok. Çünkü kardeşin kardeşe borcu olmaz.' dedi. Değerli arkadaşlar, eğer Azerbaycan'a bir borcumuz vardı ise İstiklal Harbi'nde aldığımız borcu Dağlık Karabağ'da denkleştirdik. Ve bugün Nerimanov'un bu cümlesinden çok şey öğrenmemiz gerekiyor. Kardeşin kardeşe borcu olmaz. Hepimiz çocukluğumuzda Ömer Seyfettin'in meşhur hikayesi Diyet'i okuduk, değil mi? Okumayanlar bir okusunlar bakalım. Azerbaycan'a verdiğimiz desteği kimsenin başına kakmaya hakkımız yok. Asla. Bu Türk’e yakışmaz. Bu kardeşliğe yakışmaz. 

Daha önce de söyledim. Azerbaycan hakkında kötü düşünen birisi varsa onun Türkiye hakkında iyi düşünmesi mümkün değildir. Sosyal medyada Azerbaycan aleyhinde konuşanlar Azerbaycan'ın tarihini, jeopolitiğini, siyasal ve toplumsal yapısını bilmeden konuşuyorlar. Ya da pataklanan Ermenilerin intikamını almak için konuşuyorlar. Hangisini yapıyorsunuz? Şimdi diyorlar ki Azerbaycan 11 Türk'ün girişini yasakladı. Boşuna mı? Bilmedikleri bir şey daha var. Ya da bilerek yapıyorlarsa daha da kötü. Azerbaycan'a yönelik Vahhabi, Selefi ve Şii sızma girişimleri var. İran, Rus ve Suudi istihbaratlarının çalışmaları var. Orada bir Rus İslam modeli, bir İran İslam modeli, bir Suudi İslam modelinin Azerbaycan'ın Türk milli kimliğini dönüştürme girişimleri var. Ve bakın, Azerbaycan bu toplumsal yapısını korumak için, kendisinin hukuki düzenini, anayasal düzenini korumak için arzu ettiği tedbirleri alabilir.

Şimdi sizi 2007'ye, 2008'e götüreceğim. Değerli arkadaşlar, Özbekistan, FETÖ'ye karşı, 'Bu bir terör örgütüdür.' diyerek 2007'de bir dizi önlem başlattı. 2007'de okulları kapattılar. Özbek halkına yönelik yayınlar yapmaya başladılar ve FETÖ bir terör örgütüdür dediler. O zaman Ankara eleştirdi. FETÖ'nün altın günleriydi ya. Her istediğini aldığı günlerdi ya. Yani genç Özbekistan, FETÖ'nün terör örgütü olduğunu Ankara'dan daha önce anladı. Ama o günlerde yapılan yanlış, Türkiye ile Özbekistan'ın arasında ciddi sıkıntılara neden oldu. Onun için aynı hata şimdi tekrarlanmamalıdır. Yine 2009'da Bursa'da yapılan Türkiye-Ermenistan futbol maçına gelen Ermenistan Cumhurbaşkanı rahatsız olmasın diye Azerbaycan bayraklarının stada alınması engellenmişti. Bunlar ciddi hatalardır.

Öte yandan Azerbaycanlı sevgili kardeşlerime de seslenmek istiyorum. Son zamanlarda Azerbaycan basınında ve sosyal medyasında Türkiye aleyhine provokasyonlar yapılıyor. Bakü'de bazıları 'Zaferi biz kendimiz kazandık, artık Türkiye'ye ihtiyacımız yok, Türkiye'siz yaşarız.' gibi yanlış ve tehlikeli sözler söylüyorlar. Azerbaycan, Türkiye'siz; Türkiye, Azerbaycan’sız olamaz, olmamalıdır. Her iki tarafta da 'Yaşar.' diyenler deli değilse kötü niyetlidir. Hiç şüphesiz zafer Azerbaycan ordusunun zaferidir, ordunuza aittir. Ordunuzla ve kendinizle ne kadar gurur duysanız azdır. Biz de sizinle ve ordunuzla gurur duyuyoruz. Şundan hiç şüpheniz olmasın. Türkiye hakkında kötü düşünen birisi Azerbaycan hakkında iyi düşünemez. Azerbaycan için Türkiye'nin yerini, Türkiye için Azerbaycan'ın yerini hiçbir müttefik dolduramaz. Büyük Atatürk'ün 'Azerbaycan'ın kederi kederimiz, sevinci sevincimizdir.' dediğini belirtmiştim. Dokuzuncu Cumhurbaşkanımız rahmetli Süleyman Demirel de şöyle derdi: 'Türk cumhuriyetlerinin bağımsız olmasıyla Türkiye'nin ne toprakları genişlemiştir ne de hazinesine giren para artmıştır. Kardeşlerimizin hür ve bağımsız olmalarının sevinci ve gururu bize yeter.' Evet, sevgili Bakülü, Genceli kardeşlerim, size bakışımızın özeti budur. Siz ne kadar bağımsız, güçlü ve müreffeh olursanız biz o kadar mutlu oluruz. Azerbaycan ne kadar güçlü ve zengin olursa Türkiye o kadar güçlü olur. Türkiye ne kadar güçlü olursa Azerbaycan o kadar güçlü olur.

Ve son olarak da her iki ülkenin cumhurbaşkanlarına seslenmek istiyorum: Sayın Erdoğan ve Sayın Aliyev, son dönemde iki kardeş ülke arasında yaşananlar fazla uzadı ve artık can sıkmaya başladı. İki kardeş halkın size verdiği yetkileri kullanarak artık bu işe lütfen bir son verin. Her şeyden önce sosyal medya trollerini susturun ve megafon diplomasisini bitirin. Dün yapmış olduğunuz telefon görüşmesi bu konuda çok yerinde bir adım olmuştur. Bizim açık kaynaklardan bildiğimiz, bilmediğimiz ne varsa konuyu artık ikili görüşmelerle lütfen çözün. Azerbaycan'la Türkiye'nin arasının bozulduğunu düşünerek ellerini ovuşturanları daha fazla sevindirmeyin. Ne yapıp yapın, 30 Ekim'de Ankara'da yapılacak Türk Devletleri Teşkilatı zirvesinde dosta ve düşmana birlik ve beraberlik görüntüsünü verin. İki kardeş halkın da sizden beklentisi budur.”

Genel Başkanımız Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “Mekke Anlaşmasının ‘Savaşta ve barışta taraflar savunma yeteneklerini geliştirmek maksadıyla savunma kurumları arasında karşılıklı personel değişimi, ortak eğitim programları ve tatbikatlar ile tarafların silahlı kuvvetlerinin birlikte çalışabilirliğinin arttırılmasına yönelik konuşlanma ve faaliyetleri teşvik ederler.' maddesi fazlaca gündemde tartışılıyor. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?” sorusuna verdiği yanıt:

“Bakın, Türk Silahlı Kuvvetleri dünyanın birçok silahlı kuvvetlerine eğitim vermektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri, dünyanın en seçkin, eğitim seviyesi en ileri ordularından birisi olduğu için birçok dünya ordusu da Türk Silahlı Kuvvetlerinden eğitim almak istemektedir veya ortak çalışmalar yapmak istemektedir. Bu çerçevede Suudi Arabistan'la veya Pakistan ordusuyla askeri eğitim çalışmaları yapılabilir. Yani altıncı maddeyi tek başına alırsanız bu, zaten birçok ülkeyle yürüyen bir çalışma tarzıdır. Ama bu, onun ötesinde bir anlaşma. Bu, sanki NATO gibi, hatta NATO'da bu işlerin komisyonları vardır. Bir NATO ülkesine saldırılınca diğer NATO ülkeleri otomatik olarak savunmaya geçmezler. Kendi milli kurullarından karar çıkartmak durumundadır. Özetle, tek başına altıncı madde çerçevesinde anlaşmayı izah etmek mümkün değildir. Konuşlanma bir hafta olabilir, eğitim süresince olabilir. Mesele sadece bir kelime için değil veya bir sene olabilir konuşlanma. İşte o bir sene mi olur, beş sene mi olur? Anlaşmanın genel çerçevesi göz önüne alındığında tehlikenin boyutu ortaya çıkıyor.”

Genel Başkanımız Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “Türkiye Büyük Millet Meclisinde gündemde olan 2027 yılı bütçesinde 4 trilyona yakın faize ayrılan bir pay var. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?” sorusuna verdiğine yanıt:

“80 milyar dolar faiz ödeyecek Türkiye. Korkunç bir rakamdan bahsediyoruz. Yıllardan beri yapılan kötü ekonomik politikaların, üretimden kopan, borca dayalı, özelleştirmeye dayalı politikaların sonunda gelip iflas ettiği nokta, bütçe üzerinde 80 milyar dolarlık bir borç yükünün oluşması.”